22-23 Ocak 1986 tarihleri arasında, İstanbul, Ankara, İzmir Şubeleri ile Antalya Temsilciliği ve Bursa Temsilciliği seçilmiş yönetim kurullarının sözcüleri, Uludağ’da biraraya gelerek Mimarlar Odası’nın yeniden yapılanma sürecinin başlangıcı kabul edilebilecek “Bursa Deklarasyonu”nu hazırlamışlardı. Deklarasyonun 20. yılında ve Bursa Şubesi’nin 20. kuruluş yıldönümünde deklarasyonda imzası olan o tarihteki yöneticilerin de katıldığı panel/forum, 23 Aralık 2006 tarihinde gerçekleştirildi. Genel Başkan Bülend Tuna 1986’daki toplantıda tartışılan arayışlardan yola çıkarak, bugün neler aranması gerektiğine ilişkin tespit ve değerlendirmelerini katılımcılarla paylaştı:
***
Değerli meslektaşlarım, hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Bursa Deklarasyonu’nun 20. yılı nedeniyle bir araya gelmiş bulunuyoruz. Bildiğiniz gibi ben 1986 yılında Oda çalışmalarının içinde değildim. Oda’da görev aldığım günden bu yana Bursa’da yapılan toplantının ve ardından yayınlanan deklarasyonun önemini, bu toplantının ardından başlayan süreci izliyorum. 1986’yı Oda tarihinde yeni bir açılım, yeni görevlerin değerlendirilmesi ve Oda yapılanmasının yeni görevlere göre yeniden kurgulanması ve Türkiye çapında yayılmış bir örgüt yapısı arayışı olarak değerlendiriyorum. İzninizle 20 yıl öncesinin ortamı ve o günden bu yana Oda’nın gelişimine ilişkin düşüncelerimi sizlerle paylaşmak isterim.
80’lerde Türkiye’nin yaşadığı kaos ortamı diğer toplum örgütlerini olduğu gibi, şüphesiz Mimarlar Odası’nı da etkilemiştir. Bir yandan meslek ortamının geçirdiği değişiklikler, meslekler arasında yaşanan gerginlikler, ihtisas ayrımının tam olarak sağlanamaması gibi sorunlar; öte yandan kamu ve toplum yararına çalışan bir meslek kuruluşu olarak Oda’nın yöneticiliğini üstlenen isimlerin bu ortamlarda yaşadığı sıkıntılar, doğal olarak Mimarlar Odası’nın kendi konumunu gözden geçirmeye yöneltmiştir.
Bu toplantıdan birkaç yıl sonra dünya çapında yaşanan gelişmeler, arayışın zamanlamasındaki isabetliliği göstermiş, özellikle Avrupa’daki demokratik kitle örgütlerinde, meslek kuruluşlarında, sendikalarda yaşanan kargaşa pek çok ülkede farklı etkililikte ve boyutlarda hissedilmiştir. Ancak ülkemizde diğer Avrupa ülkelerinden farklı olarak değerlendirilmesi gereken bir durum vardır. Birinci olarak 1980’e gelene kadarki kargaşa ortamını ve 1980’den itibaren yaşanan zor ortamını sayabiliriz. 80 sonrasının teneffüs edilmesi güç havası demokratik kitle örgütlerinde yönetim kademesinde görev alanların dağılmasına, ya ilgisizleşmesine, ya da hapislikle veya göçmenlikle sonuçlanan yollara savrulmalarına yol açmıştır. İkinci ve yine ülkemize özgü bir tespit olarak bu örgütleri ayakta tutan, yükünü sırtlayan insanların farklı siyasi aidiyetler yüzünden bir araya gelme konusundaki beceriksizliği, üstelik 80 sonrasının bunu imkânsız kılan ortamının sonucu olarak da atomize olmalarını söyleyebiliriz. Ve üçüncü olarak da Berlin duvarının ardından yaşanan derin hayal kırıklığının getirdiği savrulmayı belirtmek gerekiyor.
Pek çok ülkede, yukarıda sıralanan tespitlerin hepsinin birden gündemde olmaması, belki sadece bazı ufak veya büyük etkilenmelerle, söylemlerin gözden geçirilmesiyle mümkün olabilen tartışma ve yeniden yapılanma süreçleri, ülkemiz açısından oldukça sıkıntılı geçmiştir, hâlâ daha bu sıkıntıların izleri değişik ortamlarda görülmektedir. Dünyanın değiştirilmesine talip olmak bir yana, onu tarif edebilmekte bile gösterilen isteksizlik şaşırtıcıdır. Bu değişikliklerin yeterince ve dolaysız olarak izlenemediği ortamlarda, ideolojik ve siyasi destekten de yoksun arayışların değişik uçlara savurduğu insanların hazin hali üzücü ve bir o kadar da düşündürücüdür. Demokratik kitle örgütlerinde görev alan, çalışmaları omuzlayan pek çok insanın artık ürkmesi, dahası yapılan çalışmaları anlamsız bulması, uzaklaşması, en iyimser ihtimalle sadece yapılanları uzaktan desteklemekle yetinmesi ciddi bir kopuş yaşanmasına yol açmıştır.
Her dönem böylesi değişikliklerin yaşandığı ve gidenlerin veya yorulanların yerini yeni gelenlerin doldurduğu, yeni heyecanların, yeni beklentilerin olduğu gözlenebilirdi. Ancak 80 sonrasının yarattığı apolitiklik rüzgârı böylesi çalışmalara gönüllü olmanın özendirildiği bir ortamı sağlamaktan oldukça uzaktı.
Mimarlar Odası’nın da ortamın bir aktörü olarak etkilenmemesi olanaksız bu gelişmelerden payına düşeni aldığını söyleyebiliriz. Belki diğer demokratik kitle örgütlerinde, sendikalarda oldukça ağır bir şekilde hissedilen bu sarsıntıyı, özgül şartları nedeniyle Odamız daha hafif atlatmış olabilir. Ancak gelişmelerin tamamen dışında kalındığını ve yaşanan tartışmaların hiç de böylesi bir nedene bağlanamayacağını söyleyebilir miyiz?
Değerli meslektaşlarım,
1986’da yapılan tartışma ve ardından gelen ülke çapında yaygınlaşma çalışmaları, Oda’nın tarihi içerisinde önemli bir dönüm noktası işlevini görmüştür. Nitekim Mimarlar Odası’nın 2004 yılında düzenlenen 50. yıl sempozyumunda, Oda’nın 50 yıllık tarihini çok ana hatlarıyla bölümlere ayırmak ve bu bölümler çerçevesinde değerlendirmek istediğimizde; 1954 - 1971 kuruluş dönemini takip eden, 1971’den 1986’ya kadarki döneme ikinci, 1986’dan bu güne kadarki süreci de üçüncü dönem olarak ele almayı uygun gördük. Bu kapsamda yapılan çalışmalar, dergi özel sayılarındaki değerlendirmeler, Oda tarihinin değerlendirilmesi açısından önemli katkılar sağlamışlardır.
Mimarlar Odası’nın 52 yıllık tarihi içerisinde ona sahip çıkanlar, kamu ve toplum yararına çalışma misyonunu sürdürenler, dünyada ve ülkemizde mesleğimizi ilgilendiren konulardaki gelişmeleri dikkatli bir şekilde takip etmiş, gerekli düzenlemeleri yapabilmişlerdir. Böylesi anlarda görev üstlenenler öncelikle mevcut yapıyı, geleneği iyi tanımlamak, ona sahip çıkmak ve geliştirmekle göreve başlamışlardır. Geleni algılamak, anlamak, kavramak, yorumlamak ve bunların sonucu olarak da yeni misyonu belirlemek gerekmiştir. Bu kapsamda Mimarlar Odası’nın gelişmeleri izleme ve değerlendirme refleksinin oldukça iyi olduğunu söyleyebiliriz.
Mimarlar Odası’nın toplum ve kamu hizmetinde sürdürdüğü mücadelesi doğal olarak pek çok kişi ve kurumu rahatsız etmekte, onların çıkarlarını zedeleyebilmektedir. Toplumun her kesiminde meslektaşımız olsun olmasın pek çok dostumuzun olduğu doğrudur, ancak çekinceyle birlikte bir düşmanlık duygusu besleyenlerin sayısı da az değildir. Odamızın bu kesimlerden gelebilecek saldırılar karşısında yıkılmayacak sağlamlıkta, ancak yeni görevler ve sorunları karşılayacak esneklikte bir yapısının olmasının hedeflenmesi her zaman gündemde olmuştur. Söz konusu edilen farklı bir yapının oluşturulması değil, mevcut yapının yeni görevler çerçevesinde yeniden kurgulanmasıdır.
Bu nasıl bir yapı olmalıdır? 86’daki gündemin tartışılan maddeleri bunun ipuçlarını vermektedir, ancak yeterli midir? Mimarlar Odası’nın yurt sathında yaygınlaşması, sorumluluğun paylaşılması anlamında bile olumlu olmuştur. Oda’nın söylemlerinin geniş bir coğrafyada etkin bir şekilde duyurulması ve hayata geçirilmesi mümkün olabilmiştir. Şüphesiz bugünkü yapımıza bakarak bu kapsamda gözlemlediğimiz bazı eksik yanlarımızı belirtebiliriz. Örneğin şube yapılanmasındaki asimetrik durumun getirdiği sakıncalardan söz edebiliriz. Şube yapılanması için öngörülen görevlerin yerine getirilebilmesi için gerekli altyapının eksikliğinden söz edebiliriz. Oda yöneticilerimizin sadece o kentte yaşayan mimarların temsilcisi olmakla yetinmemesini, tersine Mimarlar Odası’nın o kentteki temsilcisi olmakla yükümlü olduklarını hatırlamalarının ve bu ağırlığı taşımalarının da gerektiğini belirtebiliriz. Bu ve benzeri eksikliklerin giderilmesi doğrultusunda çalışma yapılması görevimizi unutmadan, şu andaki 23 şube, 83 temsilcilik ve 61 Oda temsilcisinin Oda’nın yaşayan canlı bir mekanizma olarak varlığının en güzel teminatı olduğunu memnuniyetle söyleyebiliriz.
Gerek merkezin, gerekse şube yönetimlerinin çalışmalarında, Oda içerisinde tartışma ve ortak çalışma, birlikte karar üretme süreçlerinin yaşanmasını, olumlu bir gelenek olarak belirtmemiz gerekiyor. Demokratik kitle örgütlerinde görmek istediğimiz gibi, Odamızda temsili demokrasiyle yetinilmemekte, katılımcı demokrasinin araçlarının geliştirilmesi yönünde kazanımlar elde edilmektedir. Sorumluluğun paylaşılması, karar süreçlerinde yeterince bilgilendirme ve değerlendirme fırsatlarının yaratılması, yönetim görevini üstlenenlerin sorumluluktan kaçınması olarak algılanmamalıdır. Katkıyı göz ardı etme gibi bir lüksümüz yoktur. Önemli olan yabancılaşmanın yaşanmadığı, farklılıkların zenginlik olarak algılandığı, etkileme olanaklarının açık bırakıldığı ortamların yaratılmasıdır. Sorunlar hep olacaktır, sorunun olduğu yerde “anlayış köprüleri”ni kuran ve kollayan birileri de olmalıdır.
“Mahkeme kadıya mülk değildir”, görevler geçicidir. Her kademede kurumsallaşmanın ölçütü kişiye bağlı olmayan, devredilebilir çalışma alanlarının yaratılmasıdır. Görev üstlenenlerin vazgeçilmezliği, ne yazık ki sadece kişinin kendine vehmettiği bir misyon olarak kalmamakta, çoğu zaman gerçekten de öyle olmaktadır. Bunun her kademedeki görev için sıkıntılı bir durum olduğunu bilmemiz gerekiyor. Katılımcılığın ve sorumluluğun paylaşılması doğrultusunda sürdürülen çalışmaların, görev üstlenebilecek olanların yetişmesi anlamında da önemi büyüktür.
Mimarın bulunmadığı illerdeki ihtisas ayrımının uygulanması sıkıntısından, yeterli aktif üyeye sahip bulunmadığı için eksik hizmet verebilen temsilcilik ve şubelere ilişkin denetim ve yardım yapılabilmesine kadar, pek çok örgütsel sorunun giderilmesi amacıyla zaman zaman Oda içerisinde yeniden yapılanma çalışmaları gündeme gelmiştir. Bölge şubeleri gibi konular bu kapsamda ele alınmış ve getirebileceği sorunlar göz önüne alınarak uygulanmamıştır.
Oysa Genel Merkez’in kendi yapılanmasının daha etkin bir şekilde ele alınmasının yararlı olduğu, yeni görevlere hazırlık anlamında yapılması gerekenlerin ancak merkezi yapılanmanın gözden geçirilmesiyle mümkün olabileceği açıktır. Nitekim son yıllarda merkezi olarak yeni çalışma alanlarının belirlendiğini ve her birisine yönelik olarak yeni yeni yapılanma çalışmalarının başladığını gözlüyorsunuzdur. Ancak bunların yeterli olduğunu söyleyemiyoruz. Türkiye’de iki yüzün üzerinde çalışan personeli bulunan Mimarlar Odası’nın doğrudan Genel Merkez’e bağlı olarak çalışan personel sayısı dokuzu mimar olmak üzere 23 kişidir.
Bu dönemin başında sizlere aktardığımız ve olumlu değerlendirmelerinizle yüreklendirdiğiniz, Genel Merkez çalışma programında yer alan önemli çalışma akslarının, nasıl ele alınacakları ve ne şekilde işlenecekleri ve Oda politikasına girdi olarak, nasıl geri beslemeler sağlayabilecekleri önemli bir sorundur. Yeni çalışma yöntemleri, algılama ve değerlendirme seçeneklerinin denenmesi söz konusu olmalıdır. Şube birikimlerinin merkezin çalışma konuları üzerindeki katkısı çok önemlidir ve vazgeçilmezdir. Bu katkının daha etkin bir şekilde derlenebilmesinin, merkezin yapılanmasında gerçekleştirilecek düzenlemelerle mümkün olacağı da açıktır.
Bilimsel düşünce üretiminden gelebilecek katkıların, Oda politikaları için bir kaynak olarak değerlendirilmesinin, çalışmalarımıza önemli bir zenginlik katacağı açıktır. Dünyadaki gelişmelerin daha yakından takip edilmesi, izlenmesi, anlaşılması, yorumlanması platformlarının yaratılması ve bu kapsamda Oda’nın değişik mekanizmalarla bunu sağlaması mümkündür ve gereklidir. Bu yöndeki arayışlar sürmektedir ve olumlu sonuçlanacağına da inanıyorum.
Ülkemizde yürütülen mimarlık hizmet standartlarının geliştirilmesi, mimarlığın toplum ve yöneticiler nezdinde değerinin yükseltilmesi en temel görevlerimizdendir. Türkiye’nin mimarlık meslek kuruluşu olarak, hem dünya ile yarışan mimarlarımızla gurur duyma, onların kazanımlarını meslektaşlarımızla paylaşma, hem de mimarlık hizmetinin yeterince verilmediği illerdeki sorunların giderilmesi gibi görevlerimiz vardır. Kamuda mimar istihdamının yeterince olmadığının vurgulanması, mimarın tarif edildiği hizmetlerin mimarlar tarafından yapılmasının sağlanması gibi görevler önümüzde durmaktadır.
Değerli meslektaşlarım,
Değişik ortamlarda üretilmiş bir sloganı burada kullanabilir miyiz? “Nerede bir mimar varsa, Mimarlar Odası oradadır” denebilir mi?
Her mimarın, Oda’nın görüşlerini kendi görüşleri gibi benimsemesi, ortak aklın, ortak bilincin ürünleri olarak değerlendirmesi, bölgesel ve kişisel katkılarla geliştirmesi hayal midir? Her mimar Odasıyla, kazanımlarıyla övünebilir. Mesleğe yapabileceği katkının yolları önüne konmuştur. Bunlar da eskiden olduğundan çok daha fazla çeşitliliktedir. Oda’nın olanakları da eskiden olduğundan daha fazladır. Gelişen olanakları bu yöndeki etkinliklerde kullanmanın yolları da aranarak bulunabilir. Oda bu katkıların derlenmesiyle, derleyebilme yeteneğiyle güçlü olacaktır kanısındayım.
Oda’nın güçlü olması demek, Üyenin Odasıyla birlikte kendini güçlü hissetmesi, mesleğiyle gurur duyması, onu önemsemesi demektir. Her yaptığını beğenmese de Odasının varlığını hissetmesi, gerektiğinde sığınacağı bir liman olarak, gerektiğinde saldırılara karşı korunması gereken bir kale olarak görmesi demektir.
Oda’nın güçlü olması demek temsilciliklerin, Oda temsilcilerinin, Oda’nın mührünü taşıyan herkesin güçlü olması, o temsiliyetin ağırlığını taşıyabilmesi demektir. Her yerde aynı şekilde davranmak değil belki, ancak karşılaşılan sorunu bir bütünün parçaları olarak görüp değerlendirebilen üyeler demektir.
Oda’nın güçlü olması demek, güçlü şubeler demektir, şubelerdeki insan gücünün sadece yaşanılan kentle ilgili sorunlarda değil, o sorunların ülke genelindeki bağını kurabilme becerisinin gösterilmesi, Oda’nın söylemine, politikasına katkı yapabilmenin sağlanması demektir.
Oda’nın güçlü olması demek, merkezinin güçlü olması, yeni gündemlere yönelik olarak hızlı ve etkin tepki gösterebilme kabiliyeti, gündem oluşturabilme gücü demektir.
Oda’nın güçlü olması demek, söyleminin güçlü olması, ne deneceğinin nerede durulacağının bilinmesi demektir.
Değerli meslektaşlarım, değerli arkadaşlar,
1986’da toplanan sizlerin neler aradığından yola çıkarak bugün neler aramamız gerektiğine değinmek ve bazı tespitlerimi sizlerle paylaşmak istedim.
Yönetimlerin sorumluluğu sadece gündemin ve çalışma programının hayata geçirilmesinde değil, bir ölçüde bu arayışların örgütlenmesinde ve gelecek yönetimlere birikimleriyle birlikte devredebilmesindedir diye düşünüyorum.
Hayatın karşımıza çıkardıklarının ıskalanmamasını, tüm zenginliğiyle kavranmasını, farkında olunanın tariflenebilmesini, yeterince baş edilemiyorsa bile ele alınmasını, irdelenme fırsatlarının yaratılmasını, çözümleme arayışlarının gösterilmesini önemli buluyorum. Şüphesiz ele alınan sorunları çözmeyi becerebilmek ve neticelendirmek gereklidir ve böylesi bir durum, sadece yönetimlerin değil tüm yapının performansıyla ilgili bir gösterge olmaktadır.
Katkınız önemlidir, bu birikimin Oda’da, sizlerde olduğuna inanıyorum.
Hepinizi saygıyla selamlıyorum.